9 Temmuz 2012 Pazartesi

Fenerbahçe gönüllüsü: Gökhan Gönül

31.10.2009
Fenerbahçe gönüllüsü: Gökhan Gönül

Ankara'dan İstanbul'a yaptığı geçiş, Türk futboluna çok önemli bir sağ bek kazandırdı. Hem Fenerbahçe'nin hem de Milli Takım'ın sağ kulvarını müthiş bir beceri ve özveriyle kullanıyor. Gelecekle ilgili planlarında ise yine Fenerbahçe bulunuyor. "Gelir bakımından uçurumlar olmadığı sürece ben her zaman Türkiye'de hatta Fenerbahçe'de kalmaktan yanayım. Benim için bir takımda kalmak için üç tane önemli faktör var. Başkan, teknik direktör ve taraftarlar. Bunlardan bir tanesi bile beni istemezse, benim o takımda kalmamın bir anlamı olmayacaktır" diyor.

Röportaj: Türker Tozar / TamSaha
Fenerbahçe'ye geldiğin dönemdeki ilk röportajı TamSaha'ya vermiştin. Bu röportajda, aradan geçen dönemde nelerin değiştiğini öğrenmek istiyorum. O gün henüz ilk on bir oyuncusu değildin ama "Kendime güvenim olmasa Fenerbahçe'ye gelmezdim, kısa süre sonra banko oynayacağım" demiştin. Oldukça iddialı bir açıklamaydı ama dediğini de yaptın.
Özgüveni çok yüksek bir kişiyim. Güçlü bir karaktere sahibim. Bir futbolcu oynamadığı sürece unutulur, belki de yok olur gider. Ben de bu riski göze alarak Fenerbahçe'ye geldim. Kendi bölgemde direkt oynayabileceğime inandığım için transferi gerçekleştirdim. Şu anda da ne mutlu ki ideal on birin bir parçasıyım. İlk zamanlarımda 4-5 hafta süren bir kadroya girememe dönemi yaşamıştım. Ne de olsa bir sezon öncesini şampiyon olarak tamamlamış bir ekibin oyuncularıyla rekabet ediyordum. Öncelik de bir anlamda onlardaydı. Ama ben çalıştım ve formayı kapmayı başardım.
Hayatımda iki dönüm noktası var

Fenerbahçe'ye gelene dek hiç milli olmamış bir oyuncu olmana rağmen geçtiğimiz sezon Milli Takım'ın olmazsa olmazları arasına girdin. Norveç maçındaki performansın unutulacak gibi değildi. İlk kez milli formayı giymiş bir oyuncudan beklenmedik bir çıkıştı. Bu konuda neler söyleyeceksin?

Galatasaray ve Milli Takım'da elde ettiği başarılar nedeniyle Fatih Hocayı hep kendime yakın hissettim. Onu babam gibi görüyorum. Onunla bir kez olsun konuşabilmek, en azından "merhaba" diyebilmek istiyordum. Ben onunla konuşmak için fırsat ararken, o beni Milli Takım kadrosuna çağırdı. Futbolu iyi bilenler anlayacaktır. Bir anda hiç milli olmadan, gelip de o derece üst düzey bir maçta oynamak kolay değil. Fenerbahçe'ye geldiğim ilk dönemde Şükrü Saracoğlu Stadı'nda Gaziantepspor ile bir karşılaşma yapıyorduk. Orada 50 bin kişinin önüne çıkmak beni çok heyecanlandırmıştı. Gençlerbirliği'nde taraftar sayımız parmakla sayılacak kadar azdı. Oradan gelip bir anda 50 bin kişinin önünde oynamak heyecan veriyor. O kadar insanın topun oynandığı yere baktığını düşündüğünüzde, top ayağınıza geldiği zaman psikolojik olarak bütün gözleri üzerinizde hissediyorsunuz. Maç bitip de eve gidince, kendi kendime, "Sen iyisin. İyi olmasan bu akşam sahada olmazdın" dedim. Böylece, heyecanımı yendim. Ama 2008 Avrupa Şampiyonası finallerine yükselebilmek için en kritik dönemeç olan bu maçta içimdeki duyguları düşünün. Finallere katılmak için bize mutlak galibiyet gerekiyordu. Fatih Hoca, beni kadroya davet etti ve o maçta sonradan oyuna girdim. Hayatımda iki tane dönüm noktası vardır. Birincisi, Fenerbahçe'ye imza atmam, ikincisi de ilk kez milli olduğum Norveç maçı. O karşılaşmada iyi bir oyun sergilemem, herkesin bana olan bakışını değiştirdi. Herkesi iyi bir futbolcu olduğuma inandırdım, beğenilen bir oyuncu haline geldim. Maçla ilgili aklımda kalan şeylerin tümü maç sonrasıyla ilgili. Oluşan sevinç yumağı, elde edilen başarıdan dolayı atılan sevinç çığlıkları hâlâ hafızamda. Böylesine önemli bir maçı 1-0 geriden gelip 2-1 kazanmamız beni inanılmaz mutlu etmişti.

2008 Avrupa Şampiyonası kadrosundan sakatlık nedeniyle ayrılmak durumunda kaldın. Bu durum başta sen olmak üzere herkesi üzdü. Sence o sakatlık olmasaydı kariyerinde ne değişirdi?

Sakatlanmak beni her anlamda etkiledi. Fenerbahçe'ye gelmiş, dört yıllık sözleşmemim iki yılını doldurmuştum. Avrupa Şampiyonası sayesinde daha çok tecrübe edinecek, belki takımımda aldığım ücreti arttıracaktım, belki de Avrupa'dan teklifler alacaktım. Kariyerimde, omzuma taktığım önemli bir apolet olacaktı. Çünkü şu ana dek TFF 3. Lig, TFF 2. Lig ve 1. Lig'de şampiyonluk yaşadım. Fenerbahçe'de hiç şampiyonluk görmeden, uluslararası alanda elde edilen büyük bir başarının parçası olacaktım. Ailem için de güzel bir anı olacaktı. Biliyorsunuz, futbol hayatı uzun sürmüyor. Bundan sonra 2012 Avrupa Şampiyonası var. Eğer ona kalırsak güzel. Ama kalamazsak kariyerimi noktalamadan son bir hakkım daha kalacak. Onda da 30'lu yaşlarda olacağım. Bu açıdan baktığınızda, önemli bir şey kaçırmış olduğum anlaşılıyor. Benim için çok acı bir tecrübe oldu. Sakatlığım nedeniyle kimseyi suçlamak istemiyorum. Bunun sorumlusu benim. Birkaç maç sakat olduğum halde oynadım. Bunu yapmamalıydım. O zaman bütün ağabeylerim bana akıl verdiler. "Maça ve antrenmana çıkma" diye uyardılar, önümdeki Avrupa Şampiyonası'nı hatırlattılar. Ben de onları dinlemedim ve kendi kendime zarar vermiş oldum. Fenerbahçe ile hem ligde hem de Avrupa'da önemli işlere imza atıyorduk. Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale yükseldik. Chelsea ile yaptığımız maçta 80. dakikada uzaktan attığım bir şut vardı; o vuruş gol olsa belki de takımımız yarı final oynayacaktı. Ligde de ikincilikle yetinmediğimiz için oldukça çetin bir savaş verdik.

Fenerbahçe'de doku uyuşmazlığı vardı

Fenerbahçe'deki ilk iki sezonunda bir Galatasaray, bir de Beşiktaş şampiyonluğu yaşadın. Sence o dönemde ters giden şeyler nelerdi?

Geride bıraktığımız sezonda Uğur Boral'ın da söylediği gibi bir "doku uyuşmazlığı" problemi vardı. Futbolcular-teknik heyet-teknik direktör arasında bir uyuşmazlık vardı. Bunun üzerine de kötü sonuçlar geldi. Evvelki sezonda da Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale kadar yükseldik ama ligle Avrupa'yı beraber götüremedik. Çeyrek final başarısı Fenerbahçe'nin tarihinde görülmemiş bir başarı olduğu için, futbolcuların yüzde 70'inin kafası burada ilerleme kaydetmek yönündeydi. Belki de kafalarını tam olarak lige veremediler. Aslına bakarsanız, çok da kötü bir bitiriş yapmadık, ikinci olduk. Tam sebebi bilmiyorum ama inşallah bu sezon şampiyon olacağız. Hocamız Daum, futbolcular ve camiamız buna inanmış durumda. Şimdilik çok iyi gidiyoruz. Ligde üst üste maçlar kazanarak Türkiye rekorunu kırdık. En az gol yiyen takım durumundayız. Umarım bir bozulma olmaz.
Daum, basın toplantılarında sürekli olarak ligdeki başarıya vurgu yapıyor. Sanırım evvelki sezonda yaşananlar, Daum'un da dikkatini çekmiş. Sizleri de bu şekilde mi yönlendiriyor?

Bunun böyle olduğu apaçık ortada. Başkanımız Aziz Yıldırım'ın verdiği sözler ortada. Türkiye'de "Üç yıl üst üste takımımı şampiyon yapacağım" diyen bir başkan daha görmedim. Yıldırım, mutlaka Daum ile yaptığı görüşmelerde bunu söylüyordur. Bize de başkanın verdiği sözleri tutmak düşüyor. "Bizim için Avrupa Ligi çok önemli değil" şeklinde anlaşılmasın. Ligin paralelinde onu da götürüyoruz. Galatasaray'ın UEFA Kupası'nda şampiyonluğa ulaşmasından sonra, kulüp takımları seviyesinde ona eş bir başarı olmadı. Futbolcuların da bu konuda açlık duyduğuna eminim.
Fenerbahçe ile bu sezon Avrupa arenasındaki hedefleriniz neler?

Avrupa Ligi, ülkelerinde şampiyon olamamış üst düzey takımlardan oluşan bir lig. Turkcell Süper Lig'deki takımlardan çok büyük bütçelere sahip ekipler bulunuyor. Bir futbolcuya milyonlarca dolar bonservis ödeyebilecek güçleri var. Yine de onları yakalayabileceğimizi düşünüyorum. Grubumuzda ikinci sıradayız. İçeride Twente maçı oynadık. Aslında zor bir maç değildi. 1-0 öndeyken, benim tedavim nedeniyle sahada 10 kişi mücadele ederken golü yedik. Ardından da şok bir gol geldi. Twente'yi orada bile yeneceğimize inanıyorum. Daha sonra Sheriff'i deplasmanda yendik. Sonuçta gruptan ilk iki takım çıkacak ve bizim de bunların arasında olacağımıza inanıyorum.

İkinci bir Roberto Carlos gelmedi

Fenerbahçe'de futbol dünyasının çok önemli oyuncularıyla birlikte oynamak sana bir şeyler kazandırdı mı? Geçirdiğin iki sezonun ardından kendini hangi noktaya gelmiş görüyorsun?

Dünya yıldızı Roberto Carlos'la birlikte oynamak en büyük şansım. Şu an Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo'nun bile yeri doldurulabilir ama Roberto Carlos'unki doldurulamaz. Dünyaya ikinci bir Roberto Carlos gelmedi. Onun oyun içindeki hareket ve tavırlarından çok şeyler öğrendim, hâlâ da öğreniyorum. Futbolda tecrübe çok önemli. İki sezondur Süper Lig'de oynuyorum. O ise 15-20 senedir dünyanın en iyi liglerinde top koşturuyor. Buna Dünya Kupaları ve Şampiyonlar Ligi gibi üst düzey organizasyonları da ekleyin. Böyle yıldızlar kolay kolay Türkiye'ye gelmiyor. Sonra bir Alex var. Bana göre futbolun profesörü.

Sence bu sezonun en iyi transferi kim?

Bana göre taraftar. Çünkü geçmiş yıllarda, çoğunlukla maçı izleyen, gol olduğunda alkışlayan bir taraftar kitlesi vardı. Şimdi verdikleri destek çok daha geniş ve coşkulu. Bunu bariz şekilde hissedebiliyorsunuz. Hem rakip takım hem de hakem üzerinde baskı oluşturabilecek bir derecede.


Fenerbahçe defansında Edu-Lugano birlikteliği döneminde çok iyi bir defans dörtlüsü vardı. Verimliydi. Şimdi yeni bir ikili var. Bu ikilinin de birbiriyle verimli çalıştığını görüyoruz. Siz de birbirinize kolay adapte oldunuz değil mi? Bunda Daum'un rolü var mı?

Bilica zaten geçen sezon Sivasspor'da yaptıklarıyla kendini ispatlamış ve ligi tanıyan bir oyuncu. Hangi takıma "Turkcell Süper Lig'den hangi stoperi alırdınız?" diye sorsaydınız, "Bilica" cevabını verirdi. Bilica'nın da partneriyle, defans bloğuyla ve kalecisiyle olan uyum süreci tamamlanmak üzere. Zaten yediğimiz gollerin azlığı da bunun kanıtı. Artık kimin nasıl pas istediğini ve aldığını da öğrendi. Defansın göbeğinde bazen değişiklik de olabiliyor. Önder-Lugano, Önder-Bilica eşleşmeleriyle oynadığımız maçlar da oldu. Sonuçta, alternatifli bir kadromuz var. Artık yabancı sınırlamasına takılıyoruz. Bazen Roberto Carlos yedek kalabiliyor, bazen de Bilica ya da Lugano.

Daum hırs getirdi

Daum'un Fenerbahçe'yle getirdiği yenilikler neler?

En azından takıma hırs getirdi. Şampiyonluğu ne kadar istediğini gözlerinden anlayabiliyorsunuz. Bunu da her seferinde takıma anlatmaya çalışıyor. Bu da bizi olumlu yönde motive ediyor, ayrı bir sorumluluk hissetmemizi sağlıyor ve verimimizi yükseltiyor. Sonuçta yaptığınız işten keyif alırsanız, ortaya çıkardığınız sonuç da iyi oluyor. Daum, futbolcularla iç içe. Bu konuda Aragones'e nazaran takımımızda büyük fark oldu. Daum, antrenmanın neşeli geçmesi için her şeyi yapıyor. Sürekli bizi mutlu edecek espriler ve oyuncuları birbirine kaynaştırmak için fikirler üretiyor. Bu sayede arkadaşlık pekişiyor. Herkesin yorum yaptığı gibi Fenerbahçe'de Türkler ve yabancılar arasında bir ayrılık yok. Ben Alex'i, Roberto Carlos'u ve Kazım Kazım'ı da onlarla vakit geçirmeyi de seviyorum. Onların da bizi sevdiğinden eminim.

Milli Takımımız Dünya Şampiyonası finallerine katılma hakkını yitirdi. Bunun en önemli sebepleri sence neydi? Bu finallere katılamamakla Türkiye'nin ve kişisel olarak senin neler kaybettiğini düşünüyorsun?

Türk futbolu çok olumsuz etkilenmeyecektir. Bosna-Hersek play-off'lara kalsa da bize ezici bir üstünlük sağlayamadan bunu başardı. Grupta bizim kafa kafaya oynadığımız birçok maç oldu. İspanya'yı deplasmanda yenebilir, en kötüsü berabere kalabilirdik. İstanbul'da ise onları neredeyse deviriyorduk. Ummadık anda iki gol yedik. Olmadı, şanssızlık diyelim. Deplasmanda oynanan Bosna-Hersek maçında belki de 15 gol pozisyonuna girdik. Ama olmayınca olmuyor işte.

Senin kısa ve uzun vadeli hedeflerin neler?

Kısa vadede takımımdan sakatlık ya da diğer nedenlerden ötürü ayrı kalmadan düzenli olarak ilk on birde forma giymek istiyorum. Uzun vadede bakarsak, biliyorsunuz Fenerbahçe ile 5 yıllık yeni bir sözleşme imzaladım. Bu epeyce uzun bir süre. Bonservisim önemli bir bedel tutuyor. Bu parayı ancak üst düzey bir kulüp verebilir. Yine de arada gelir bakımından uçurumlar olmadığı sürece ben her zaman Türkiye'de hatta Fenerbahçe'de kalmaktan yanayım. Sonuçta futbolu ailemize bakmak için oynuyoruz ve ekonomik anlamda bizi rahat ettirecek koşulları arıyoruz. Her koşul gerçekleşirse, beni üst noktaya taşıyacak, kendimi geliştirebileceğim bir kulübe gitmek isterim. Benim için bir takımda kalmak için üç tane önemli faktör var. Başkan, teknik direktör ve taraftarlar. Bunlardan bir tanesi bile beni istemezse, benim o takımda kalmamın bir anlamı olmayacaktır.

Bir röportajında "İstanbul'u sevmiyorum" gibi bir ifade kullanmıştın. Nesini sevmiyorsun?

Bu aslında kentle alakalı bir yorum değildi. Biliyorsunuz, İstanbul'un üç büyük takımının maçları daima televizyondan canlı veriliyor ve oyuncuları sürekli ön planda oluyor. Sürekli onlarla ilgili ama doğru ama yanlış birçok haber üretiliyor. Bir dönem, bu benim başıma büyük sıkıntı oldu. Arka arkaya benimle ilgili yalan haberler yazdılar. O zamanlar eşimin verdiği yoğun destekle bu süreci atlattım. Hatırladıkça hâlâ sinirlenirim. Böyle bir durumda o gazetenin muhabirine hiç konuşmuyorum. Bir şekilde savunma mekanizması geliştiriyorum. Herhalde böyle sıkıntılı bir dönemin üzerine yaptığım bir açıklamadır.

Eşim benim her şeyim

Boş vakitlerinde neler yapıyorsun? Film izleme alışkınlığına yeni hobiler ekledin mi?

Gece hayatını sevmeyen bir insanım. Sadece özel günlerde dışarı çıkarım. Örneğin doğum günleri, evlilik yıldönümleri ya da takımın elde ettiği özel bir başarıdan sonra kutlama. Genelde antrenman-ev arası gider gelirim. Bazen eşimle sinemaya gideriz, bundan önce de bir yemek yeriz. Zaten maçlardan ve kamplardan sonra futbolcunun bir hayli boş vakti oluyor. Bu vakitleri de evde film izleyerek değerlendiriyorum. Genelde gerilim ve aksiyon tarzı filmlerden hoşlanıyorum. Ayrıca, dinimizle ilgili okumayı seviyorum. Peygamberimizin neler yaptığını araştırıyorum. Ölüm ve gerçek arasındaki farklarla ilgili okumalar yapıyorum. Arabamla gezmeyi severim. Bir de eşimle birlikte puzzle yapıyoruz. En son 5 bin parçalık bir tanesinin yapımına başladık. Eşim benim her şeyim. O benim hem eşim, hem sevgilim hem de arkadaşım. Onu çok seviyorum.
Son dönemlerde izleyip de seni etkileyen veya gösterime girmesini beklediğin film var mı?
Yaz mevsimi genelde sinemanın durgunluk dönemidir. O yüzden beni etkileyen iyi bir yapım görmedim. Şimdi "2012" isminde bir felâket filmi geliyor. Bu arada izlediğim ya da izleyeceğim filmin konusuyla ilgili olarak mutlaka araştırma yaparım. Örneğin, bu 2012 filmini araştırırken de bazı insanların 2012 yılında dünyanın sonunun geleceğine inandıklarını ve hayatlarını buna göre düzenlediklerini öğrendim. Ayrıca, duygusal filmleri pek sevmiyorum.

http://www.tff.org/default.aspx?pageID=286&ftxtID=8346

Gönül adamı; Gökhan Gönül



03.09.2007
Gönül adamı; Gökhan Gönül
Gençlerbirliği OFTAŞ Spor 4 sezonda üç şampiyon yaşayarak Süper Lig'e yükselirken, takımın lokomotif oyuncularından biriydi Gökhan Gönül. Zaten geçtiğimiz sezon Lig A'nın en değerli oyuncusu seçildi. Sezon başında Galatasaray'ın da gündemindeydi ama o sarı-lacivertli formayı giydi. Dış dünyanın kötülüklerinden kaçmanın yolunu günde 4-5 tanesini izlediği filmlerde buluyor. "Birileri hakkımda kötü konuşmaya başlayınca etkileniyorum" diyecek kadar duygusal. Olumlu eleştirileri ise "Bir sonraki maçta kat kat üzerine koyarak devam ederim" diyerek mutlulukla karşılıyor

Fenerbahçe'ye transferin futbol hayatın için milat sayılabilir. Geçtiğimiz sezon Lig A'da Gençlerbirliği OFTAŞ Spor'u izlemeyenler için bilinmeyen bir oyuncusun. Öncelikle futbolla nasıl tanıştığından, hangi aşamalardan geçtiğinden başlayalım.

Aslen Bafralıyım ama 6 yaşımda ailem Bursa'ya taşınmış. Mahallede top oynarken ağabeylerim beni Bursa Yolspor'a götürdü. Başlangıçta kaleciydim. Bir gün denenmek için çok sayıda kaleci gelince antrenörümüz bana "Geç ileride oyna" dedi. Performansımı gördükten sonra da "Bundan sonra kaleci değilsin" dedi. O düzeyde hangi mevkide oynadığımız belli değildi. Topu alıp herkesi çalımlayarak rakip kaleye kadar gidiyordum.

O dönemde futbol oynarken "Bir gün Fenerbahçe'de oynayacağım" hayalini kuruyor muydun?

Hayır, o çağlarda transfer nedir, bunu bile bilmiyordum. Benim için İnegölspor'da ya da Bursaspor'un altyapısında oynamak bile hayaldi. Sadece boş zamanlarımda top oynamak için gidiyordum takıma. Ama Mehmet Kirazoğlu Hocam üzerime çok düştü. Normal antrenmanların dışında akşamları bana özel çalışmalar yaptırırdı. Bir gün A takımın antrenörü Ramiz Hoca "Yarın A takımın maçı var, sen de oynayacaksın" dedi. Benim için 14-16 grubunda oynamak bile büyük bir olaydı, çünkü henüz 13 yaşımdaydım. Orada ise 30 yaşında futbolcular oynuyordu. Selam vermeye bile çekindiğim insanlardı. Ama sağolsun Ramiz Hoca beni o takımda oynattı. Bugünlere gelmemde onun da büyük payı var.

A takıma çıktıktan sonra artık oynadığın mevki de belirlenmiştir.

14-16 takımında libero, genç takımda orta saha, A takımda ise forvet ve orta saha oynuyordum.

Ailen nasıl bakıyordu futbol oynamana?

Futbola o kadar kendimi kaptırmıştım ki, okulu bile boşvermeye başlamıştım. Bunun üzerine babam bana futbol oynamayı yasakladı. Ailem çok üst düzeyde para kazanmıyordu ve her ay ayakkabı alacak durumda değillerdi. Yolspor'daki antrenörlerim babama gelip "Bu çocuğun istikbali var" diyerek izin istediler. Babam onlara da karşı çıktı ama ben yine gizli gizli futbola devam ettim.

Ailenden söz eder misin biraz?

Üç erkek kardeşiz, en büyükleri benim. Babam kuaför, annem de ev hanımı.

Galatasaray'a niyet Gençlerbirliği'ne kısmet

Peki, biz senin futbol yolculuğundan devam edelim.
Genç ve A takımda oynamaya başlayınca 14-16 takımının kaptanı olmuştum. Play-off'ta Bursaspor'la 3-3 berabere kaldık. Bursaspor'la ilk defa berabere kalmıştık ve libero oynamama rağmen üç golü de ben atmıştım. Hasan Bora beni beğendi ve Bursaspor'a istedi. Ama arkadaşlarım arasında oraya gidip de başarılı olamayan örnekler bulunduğu için kabul etmedim. O maçtan sonra Galatasaray da beni istedi. Takımın başında Fatih Terim vardı. İstanbul'a gittim, görüştük. Ailemden izin almak için Bursa'ya döndüm. Ama o sırada Gençlerbirliği devreye girdi ve 2002 yılında beni transfer ettiler.

Galatasaray'a değil de Gençlerbirliği'ne gittiğin için bir pişmanlık duydun mu?

Hayır duymadım. Belki o dönemde Galatasaray'a gitseydim arada kaybolabilirdim. Ama altyapısı güçlü Gençlerbirliği'nde gösterdiğim gelişimle Fenerbahçe'ye geldim. Üstelik bu süreçte birçok kez de Galatasaray'ın gündemine girdim.

Başlangıçta bir futbol idolün var mıydı?

Yoktu, şu an bile idolüm yok. Ama hayranlık duyduğum futbolcular var. Bunlardan biri de Alex. Koşmuyor diye sürekli eleştiriliyor ama bana göre Alex en iyi futbolcular arasında değil, en iyisi. Çünkü her an sonucu etkileyebilecek, her maçta ya gol atan ya da asist yapan bir oyuncu. Böyle bir futbolcuyu kim oynatmaz istemez ki? Dünyada derseniz, hayranlık duyduğum futbolcu Zidane'dı.

2002'den bu yana Gençlerbirliği'nin oyuncususun ama daha çok Gençlerbirliği OFTAŞ Spor'da oynamışsın. O süreçte neler yaşandı?

Sezon başlarında hep Gençlerbirliği'ndeydim ama her seferinde bir şey oldu ve OFTAŞ'a gönderildim. Mesela Ziya Doğan döneminde ilk maçımız Fenerbahçe'yleydi ve hocamız "Bende isim değil çalışan oynar, şu anda kadroda sadece Gökhan'ın yeri garanti" demişti. Ama bir sakatlık yaşadım ve 3-4 ay oynayamadım. Kendime gelmem için OFTAŞ'a gönderildim. Sonrasında takım Lig A'ya çıkınca "Kadroyu bozmayalım. Hiç olmazsa küme düşmeyelim. Devre arasına kadar kal. Nasıl olsa maddi açıdan Gençlerbirliği futbolcularıyla aynı imkâna sahipsin" dediler. Ama devreyi lider bitirince hedef büyüdü ve ben şampiyonluk hedefine giden takımda kalmayı tercih ettim. Nitekim de şampiyon olduk. Bu önemli bir başarıydı, çünkü OFTAŞ'ta 4 sezonda 3 şampiyonluk yaşayarak Süper Lig'e çıkmıştık.

Fenerbahçe'yi zirve olarak görüyorum

Transfer döneminde Galatasaray da seni istemişti. Fenerbahçe tercihinde rol oynayan faktörler neydi?

Öncelikle Gençlerbirliği kulübünün menfaatleri söz konusuydu. Çünkü kulübün sözleşmeli futbolcusuydum ve kim daha fazla para ödeyecekse oraya göndermek isteyeceklerdi. Yöneticiler "Fenerbahçe bizim istediğimiz parayı veriyor" dediklerinde severek kabul ettim. Çünkü Türk futbolunda üç büyükler değil, iki büyük var. Ben Fenerbahçe'yi büyüklerin üzerinde zirve olarak görüyorum.

Başlangıçta hayalin İnelgölspor'la sınırlıyken iki büyük kulüpten teklif aldığında neler hissettin?

OFTAŞ Spor'da 4 sezonda üç şampiyonluk yaşadım. O 4 sezondaki yenilgi sayımız 15'i geçmez. Kazanmaya alışkın bir takımdık. Tamam, 3. Lig'deyken bizi kimse tanımıyordu. Lig B'ye çıktığımızda da yine tanımıyorlardı. O dönemde arkadaşlarımızla hep şunu konuşuyorduk, "Biz kendi transferimizi kendimiz yapacağız. Hiç kimse bizi 3. Lig'den bulup da ortaya çıkarmaz. Takımı yükselteceğiz ve biz de takımla birlikte ön plana çıkacağız." Sonuçta bu hedefimize ulaşmayı başardık ve Lig A'da herkes Gökhan'dan söz etmeye başladı. Lig A'nın en iyi futbolcusu ödülünü de aldım. Dolayısıyla OFTAŞ'ın başarı sürecinde ben de artık göz önünde ve talep edilen bir futbolcu konumuna gelmiştim.


Fenerbahçe genç oyuncuların çok fazla şans bulduğu bir kulüp değil.
22 yaşında bir oyuncu için buraya gelmek aslında biraz da cesaret işi. Sen neler düşünerek geldin?

Bir kere Türk futbolunun zirvesinde bir takımdan teklif aldığında gözün kararıyor zaten. Bu arada eski takım arkadaşlarım Serkan Balcı ve Uğur Boral'la da görüştüm. Bana, "Başlangıçta yedek kalabilirsin, belki tribüne bile çıkabilirsin. Ama sen alın terini akıtırsan, iyi çalışırsan mutlaka oynarsın. Bu zaten çok uzun bir maraton. Süper Lig'di, kupaydı, Şampiyonlar Ligi'ydi derken mutlaka bir noktada şans bulursun. Bu şansı iyi değerlendirirsen formayı neden almayasın" dediler. Evet, Fenerbahçe'ye gelmek belki cesaret işi ama kendime güvenim olmasaydı zaten buraya gelmez, sonuna kadar Gençlerbirliği'nde oynardım.

Yıldızlardan çok şey öğreniyorum

Zico geçmişte dünyanın en iyi oyuncularından biriydi. Ayrıca takımda Roberto Carlos, Alex, Kezman gibi dünya çapında oyuncular var. Genç bir oyuncu için böyle bir atmosferi yaşamak avantaj olsa gerek.

Lig A'da oynadığım dönemde Kezman'a, Appiah'a çok farklı gözle bakıyordum. Zaten bir grubun içine girmeyince dışarıdan hep farklı görünür. Televizyondan izleyen biri Appiah'ın oyun içindeki agresifliğine bakarak kötü şeyler düşünebilir. Ama yakından tanıdığınız zaman Lig A'da yanınızda oynayan arkadaşınızdan bir farkı olmadığını görüyorsunuz. Tek fark yaşın getirdiği tecrübe. Benim de gelişirken bunları öğrenmem gerekiyor. Roberto Carlos'un nasıl hareket ettiğini, Appiah'ın nasıl konuştuğunu, Kezman'ın nasıl davrandığını yakından izleyip bir şeyler kapabiliyorsam ne mutlu bana. Hepsinin çok iyi karakterli insanlar olduğunu kısa sürede anladım.

Aslında orta saha oyuncusunun ama Fenerbahçe'de sağ bek olarak görev alıyorsun. Sen hangi mevkide oynamaktan keyif alıyorsun? Yoksa oynayayım da nerde oynarsam oynayayım diye mi düşünüyorsun?

Hayır, o biraz yanlış olur. Geçtiğimiz sezon 26 maçta oynadım. Bunların 20'sinde orta sahanın sağında, 6'sında ise sağ bek oynadım. O 6 maçı izleyen insanlar benim için "Bu çocuk defansta da hücumda da iyi" diyebilir. En iyi özelliğim hücuma çok katılan bir oyuncu olmam. Zaten defans oynarken 5 gol atmış bir oyuncuyum. Benim sağ bek oynadığım takım dörtlü savunmasını kaydırarak üç savunma, beş orta sahaya dönebilir.

Oyuncu özelliklerini tanımlarsan hangi özelliklerini ön plana çıkartırsın? Ya da antrenörlerin senin için neler söylüyor?

Yeri gelmişken üzerimde büyük emeği olan Metin Diyadin'den de söz etmem gerek. Bize hem antrenör olarak kattığı çok şey var hem de adeta bir ağabey gibiydi. Onunla her şeyimizi paylayabilirdik. Futbolcuyu çok iyi anlayabiliyordu. Onun beni tarif ettiği bir yazıyı gazeteden okumuş ve çok mutlu olmuştum. Kendimi anlatmayı seven bir insan olmadığım için Metin Hoca'nın sözlerini aktarayım: "Gökhan agresif bir futbolcu, uzun taç atışları kullanabilir, çok süratli ve dayanıklı, topla kolay adam eksiltebilir." Bence bir futbolcu için de bunlar yeterli sanırım.



Artık eksiklerimi araştırıyorum

Kendinde eksik bulduğun yönler de var mı?
Daha önceki takımımda "Eksiğim var mı?" diye düşünmüyordum. Orada alternatifiniz yok. Ama Fenerbahçe'ye geldikten sonra buradaki oyuncuların arasında insan ister istemez bir özeleştiri yapmak zorunda kalıyor. Fenerbahçe'deki eksiğim ise tecrübe. Çünkü Gençlerbirliği OFTAŞ seyircisiz bir takımdı. Ailelerimizden başka maça gelen yoktu. Fenerbahçe'de ise 50 bin kişinin önüne çıkıyorsunuz. Bir pas hatası yaptığınızda o tribünlerin uğultusu kulağınıza öyle bir geliyor ki insan yapmak istediklerini ürkerek yapıyor. Mesela Gaziantepspor maçında adam geçmek istedim ama "Ya topu kaptırırsam" diye düşündüm. OFTAŞ'ta öyle değildi; topu kaptırırsam arkadaşımı mutlaka açığımı kapatacağını biliyordum. Burada ise ne olacağını çok fazla bilmiyorsunuz. Çünkü çok yeni bir oyuncusunuz. Dolayısıyla burada takıma uyum sağlamak çok önemli. Bir de OFTAŞ'ta bizi eleştiren bir medya yoktu, çünkü kimse bizi izlemiyordu. Ama burada bir top kaptırsam "Gökhan nasıl bunu yapar? Kendini hâlâ OFTAŞ'ta mı sanıyor?" gibi eleştiriler alıyorum. Hangi oyuncu direkt Fenerbahçe'nin onbirinde başlar ki? Herkes bir yerlerden geliyor bu takımlara. Türkiye'de lisanslı olarak belki birkaç yüz teknik direktör var ama bana göre bu sayı milyonlarca. Çünkü bu ülkede herkes teknik direktör. O zaman onlar da kursa gidip teknik direktörlük yapsınlar, daha çok para kazanırlar.

Eksiklerden söz ederken tecrübe ve uyumdan söz ettin ya. Galiba büyük takım oyuncusu olduğunda eleştirilere de alışmak ve başa çıkmayı becerebilmek gerekiyor.

Zaten gelirken Metin Diyadin Hocam da beni uyarmıştı. Fenerbahçe formasını giymiş olmanın tecrübesiyle, "Oğlum, Fenerbahçe'nin seyirci baskısına, sahanın ambiyansına ve medyanın eleştirilerine fazla kapılma, yoksa orada oynayamazsın" demişti. Benim duygusal bir futbolcu olduğumu iyi bilir. Birileri hakkımda kötü konuşmaya başlayınca etkileniyorum. Aslında profesyonel bir oyuncunun bunu yaşamaması gerekiyor. Ancak duygusallık benim karakterimin bir parçası ve değiştiremeyeceğim bir şey. Birisi benim hakkımda olumlu bir eleştiride bulunsa inanıyorum ki bir sonraki maçta kat kat üzerine koyarak devam ederim. Fakat burada çok acımasızca eleştiriler yapılıyor. Geçenlerde kaleci Volkan için bir programda söylenenleri duydum, kulaklarıma inanamadım. Yerden yere vuruyorlardı. Sanki adamlara bu sözleri söylemeleri için milyon dolarlar vermişler. O ağır eleştirileri yaparlarken hiçbir kazançları yok ama bir oyuncuyu kaybetmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Zico'nun Uğur dışında takımı değiştirdiği bir Gaziantepspor maçı var. Çok ağır bir sorumluluk değil miydi bu sizin için?

Fenerbahçe futbolcu yetiştiren değil, dünyanın ve Türkiye'nin iyi futbolcularını kadrosunda toplayan bir kulüp. Dolayısıyla Fenerbahçe'ye gelen her futbolcu belli bir kalitenin üzerinde. Alex ne kadar yıldızsa Kemal veya Selçuk da o kadar yıldız. Çünkü bu takımın içindeler. Her maça alışılmış onbir çıkmayabilir. O onbirin dışındaki oyuncular antrenman hunisi değil. Hepsi Fenerbahçe'nin futbolcusu. Maç eksikliği bir futbolcu için çok önemli bir dezavantaj. Oyuncu oynayana oynaya kazanılır.



Elbette o günkü onbirdeki oyuncuların tümü Fenerbahçe'nin ilk onbirinde oynamaya layık. Ama ideal diye bilenen onbirin tamamen değiştirilmesi, o gün sahaya çıkan oyuncuya ekstra bir sorumluluk yüklemez mi?

Zaten Fenerbahçe'nin formasıyla sahaya ayak basıyorsanız bu başlı başına çok büyük bir sorumluluk. Çıktığınız her maçı kazanmak zorundasınız. Taraftar bunu bekliyor ve futbolcu da o sorumluluğu hissediyor. Ama bir anda onbirin değiştirilmesi Zico'nun tasarrufu. Demek ki antrenmanlardaki performansımıza güvendi ve böyle bir karar verdi.

Kemal'in sözleri beni motive etti

O maçtan önce aranızda neler konuştunuz?

Zico bize "Hepiniz bu takımın futbolcususunuz. Hiçbirinizi diğerinden ayırt etmiyorum. Size güveniyorum. Bu maçı kazanacağınızı biliyorum. Bu güveni boşa çıkarmayın. Çıkın ve elinizden geleni yapın" dedi. Kendi aramızda konuşurken de Kemal, "Biz şampiyonluğa alışkın bir takımız. Aramıza gelen yeni oyuncular da böyle bir takımda oynamaya layık oldukları için transfer edildi. Çıkacağız, şampiyon gibi oynayacağız ve kazanacağız" dedi. Bu sözleri duyunca gerçekten hırslandım ve maçın havasına girdim.

Bundan sonrası için ilk onbirdeki şansını nasıl değerlendiriyorsun?

Benim yerimde Önder oynuyor. Şampiyon takımda oynayan futbolcuydu ve öncelik onda. Ama sabırlıyım ve beklemesini bileceğim. Bu uzun maratonda bana da sıra gelecek. Çünkü işin doğasında bu var. Eğer sıra gelmeyecek olsa yedeklere gerek kalmazdı. Şans bulduğumda da bunu iyi değerlendirmeye çalışacağım.

Gaziantepspor karşısında bulduğun şansı nasıl değerlendirdiğinidüşünüyorsun?

Bazıları "Gökhan kırk yıllık Fenerbahçeli gibi oynadı" diye yazmış ama ben kendimi yeterli görmedim. Daha iyisini yapabilirdim. Daha fazla öne çıkmalı, bindirmeli ve orta yapmalıydım. O maçta kendimi pek beğenmedim açıkçası.

Geleceğini nerede görüyorsun? Mesela 3-5 yıl sonra Gökhan Gönül nerede olacak?

Herkes "Büyük takımlarda oynayıp Avrupa'ya açılacağım" diye düşünüyor. Benim kafamda ise Avrupa yok. Bu takımda kalıcı olmak, sürekli ilk onbirde oynamak ve A Milli Takım'da yer almak istiyorum. Bunları yaşarsam ne mutlu bana.

Milli formayı giymek istiyorum

Fenerbahçe'ye transfer oldun ama geriye doğru bakıyorum, Milli Takımların hiçbir yaş kategorisinde oynamamışsın. Bu bana ilginç geldi.

Size ilginç geldiği kadar bana da geliyor. Sadece Polonya ile oynanan U23 maçının kadrosunda yer aldım. Gençlerbirliği'nden Milli Takım'a giden arkadaşlarım vardı ve bana "Seni niye çağırmıyorlar?" diye soruyorlardı. Ben de "Bilmiyorum, bunu bana değil onlara sormanız gerekir" diyordum. Demek ki bazı antrenörlere göre fazlayım ama Milli Takım antrenörlerine göre eksiğim. Bu görüş açısıyla ilgili bir şey. Ancak ben o formayı mutlaka giymek istiyorum.

Bu sezon bütün takımlar iyi transferler yaptı. Yenilenen kadrolara baktığında şampiyonluk yarışında neler yaşanacağını öngörüyorsun?

Avrupa'ya bakıyorsunuz, mesela Real Madrid en iyi oyuncuları topluyor ama sıradan takımlara da sık sık yeniliyor. Zaten futbolun zevk veren kısmı da sonucun hiçbir zaman kestirilememesi. Yine de üç büyük takım ağır basıyor ve yarış da üç takımın arasında geçecek. İnşallah şampiyonluk yine bize nasip olur.

Eski takımın Gençlerbirliği OFTAŞ'tan bu sezon neler bekliyorsun?

OFTAŞ öyle garip bir takım ki, hiç ummadığınız anda hiç ummadığınız bir takımı yenebilir. Arkadaşlığın üst düzeyde olduğu, çok iyi mücadele eden bir takım. Özellikle savunma yönleri çok güçlü. Genç oyuncular yerlerinde duramıyor. Başarıya açlığın verdiği hırs ve gençliğin getirdiği güçle oynuyorlar. Bence zorlanmadan ligde kalırlar.

İstanbul'u hiç sevmiyorum

İstanbul genç yıldız adaylarını yutan bir şehir. Bu konuda bir endişe duyuyor musun?

Bu konuda çok rahatım, çünkü İstanbul'u hiç sevmiyorum. Haberleri izliyorsunuz, bütün kötü olaylar İstanbul'da yaşanıyor. Bu da bende bir fobi oluşturdu. Karşılaştığım her insanın bana kötü kötü baktığını düşünüyorum. Bir de ben 2.5 ay önce evlendim ve evimden işime, işimden evime bir yaşantım var.

İnsanın işinde başarılı olmak için yaşadığı yeri sevmesi gerekmez mi?

Ben gezmeyi, eğlenmeyi seven bir insan değilim. Antrenmandan çıkıp evime gidiyorum, en fazla eşimle yemeğe çıkıyorum. Daha çok evimde vakit geçiriyorum. Ankara'da da yaşasam böyle olacaktı.

Kendini düzgün cümlelerle ifade eden bir oyuncusun. Bunu kitaplara mı borçlusun?

Aşırı biçimde film izlerim. Bir sezonda bin film izliyorum herhalde. Günde 4-5 film seyrediyorum. Zaten gördüğünüz gibi VCD'lerim de yanımda. Öyle ki, birçok filmin ortasına geldiğimde sonunun nasıl bitebileceğini kestirebiliyorum. Zaten OFTAŞ'ta oynarken tesislerdeki odamda 102 ekran televizyonum vardı. Tüm arkadaşlar benim odamda toplanıp film izlerdik. Buraya geldiğimde de Lost dizisinin iki sezonluk bölümlerini bir haftada bitirdim. Bu da galiba benim dış dünyayı sevmememden ve kendimi filmin içinde kaybetme düşüncemden kaynaklanıyor.

http://www.tff.org/default.aspx?pageID=286&ftxtID=1954

0 yorum:

Yorum Gönder

Ziyaretçiler